Türklük ve Kürtlük Nedir?

HASİP SARIGÖZ

HASİP SARIGÖZ

E-Posta :

 Yazar Hasip Sarıgöz’ün kaleminden                  
Türklük  ve Kürtlük Nedir? 

“Her yerde Kürt’ü aradım, araştırdım. Karşıma hep Türk çıktı. Gördüm ki Türk ve Kürt aynı soyun iki adıdır”  (Ziya Gökalp)  

TOPLUM BÜYÜK BİR AYRIŞMANIN EŞİĞİNDEYKEN! 

TÜRKLÜK VE KÜRTLÜK NEDİR?

Kürt kelimesi de aynen Türk kelimesi gibi Türkçedir ve kök isim olarak sadece Türklerde mevcuttur. İran, Arap, Hint ve Avrupa uluslarının hiçbirinde Kürt veya buna benzer bir kelime mevcut değildir. Bu kelime Orta Asya’dan Türklerin göç ettiği Macaristan, Türkistan, İran ve Anadolu’da görülmektedir.

Türk boylarının Anadolu’yu yurt tutmaya başlamalarının Malazgirt Savaşı’ndan çok daha öncelere dayandığı artık bilinen bir gerçektir. Hıristiyan ve Gök Tanrı dinindeki Türk boylarının yaşadıkları yerleri gösteren haritalar incelendiğinde Milattan Önce II. Yüzyıl ile V. Yüzyıl arasında dahi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Kafkasların Türk boyları ile dolu oldukları görülür. Erzurum’un Pulur ve Güzelova kazalarında ve Kızılbel Dağı’nın güneydoğu kenarındaki Bayrı Köyü’nün 4 Km. doğusunda “Cünni Mağarası’nda yapılan kazılarda bu bölgeye çok eskiden gelmiş ve yerleşmiş Türklere ait eserler bulunmuştur. Bu kazılarda Oğuz boylarının damgaları, Uygur boy işaretleri, Orhun Alfabesi harfleri, hayvan ve süvari resimleri göze çarpmaktadır. Sünni Mağarası’nda 24 Oğuz boyundan tam 12’sinin damgaları tespit edilmiştir. XI. Yüzyılın başlarından itibaren ise, doğudan gelen bir hidayet çağlayanı şeklinde ve büyük kütleler halinde Anadolu’ya akan Türk boyları özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu tam bir Türk yurdu haline getirmiştir. Bu gerçek XII. Yüzyıldan itibaren çağın kaynaklarına da aksetmiştir. Marko Polo da; Anadolu’nun bu yörelerinden  “Türkomania” yani “Türkmen Ülkesi” olarak söz etmekte ve meydana gelen yeni gerçekliği tarih sahnesine aksettirmektedir. Marko Polo’dan sonra bu yörelerden geçen yabancı elçiler, tacirler ve seyyahlar da ülkeye Türkmenia demeye devam etmişlerdir. Osmanlılara karşı Akkoyunlu ve hatta Safeviler’le anlaşmaya giden Avrupalı elçiler de bu gerçeği eserlerinde nakletmişlerdir. Yine yabancılar tarafından çizilmiş olan tarihi haritalarda bu gerçeği sürekli olarak görmek mümkündür. 

Ta ki 1850’li yıllara gelinceye kadar, birçok kardeş Türk boyunun hep birlikte vatan yaptığı Anadolu coğrafyasında, kardeşler arasında gerçek anlamda; hiçbir kin, fesat, nifak ve

ayrımcılık tohumu yeşermemiştir. Her şey İlk defa, Kırım Savaşı’ndan sonra 1856 yılında Rusların, Osmanlı Devleti’ni yıkmak için Hıristiyan Ermenilerin yanında kendi lehlerine kullanabilecekleri bir topluluk aramaya başlamalarıyla birlikte başlamıştır. 1853-1856 TürkRus Savaşı’nda yenilen Rusya, o zamana kadar yayınladığı resmi ve askeri haritalarda Doğu Anadolu için “Türkiye Asya’sı” deyimini kullanırken 1856 Paris Muahedesinden sonra Petersburg Bilimler Akademisinin akıl hocalığı ile artık Doğu Anadolu için “Armenya” deyimini kullanmaya başlamıştır. İlim adamlarını Türk birliğini ve dirliğini bozmak konusunda çalışmak üzere görevlendiren Ruslar, Kürt adı verilen doğulu Türkmenleri Osmanlı Devleti’nin aleyhine nasıl kullanabileceklerini araştırmaya başlamışlardır. İlk önce “Kürtler Kafkasyalı bir kavimdir” tezini ortaya atmışlar, tutmayınca Kürtlerin Türklerden farklı olarak Anadolu’nun en eski insanları olduklarını iddia etmişler, yine istedikleri sonucu alamayınca Hint-Avrupa ırkına mensup İran asıllı bir soydan geldiklerini dillendirmeye başlamışlardır. Bazıları ise Kürtlerin Arap soyundan geldiğini ispat etmeye gayret göstermişlerdir. Sadece Rus milleti de değil. İngilizler ve Fransızlar başta olmak üzere, Türklükten rahatsız olan birçok devlet; Kürt adı verilen öz be öz Türkmen boylarına başka isimler bulmak ve başka başka soy ve soplar uydurmak için yıllarca süren sözde ilmi çalışmalar yürütmekten asla geri kalmamışlar, yalan ve yanlışlarla dolu birçok kitaplar yayınlamışlardır. Kürtleri içinde göstermeye yakıştıramadıkları tek millet ise Türk milleti olmuştur. Fakat Türk ve Kürtlerin ayrı ırklardan olduğunu iddia eden bu emperyalistler bu iddialarını ispatlayacak tarihi, sosyolojik, antropolojik ve kültürel hiçbir delil bulamamışlardır. Sadece konuşulan ağzı ve lehçe farklılıklarını bir koz gibi daima kullanmak istemişlerdir. Bunlara verilecek en güzel cevap ve tavsiye ise, Kürtlerin kullanmakta oldukları lehçelerin, ilk Türkçe sözlük olma unvanını taşıyan Divan-ı Lügati-t-Türk’te yer alan Türkçe kelimeler ile karşılaştırılmasıdır ki, özellikle Zaza ve Kurmanç ağızları ile olan çok büyük bir uyum ve birliktelik dikkat çekicidir. Bugün bizlerin bile unuttuğumuz Ana Türkçedeki pek çok kelime Zaza ve Kurmaç ağızlarında hala kullanılmaya devam edilmektedir.

Oysa yüzyıllar öncesinden ve kadim Türk yurtlarından seslenen Alp Urungu’ya bir kulak vermek lazımdır. Yenisey yakınlarında bulunan Elegeş Anıtında, Orhun Alfabesi ile Türkçe olarak yazılmış mezar taşında; “Ben Kürt ilinin hanı Alp Urungu’yum, altından yapılmış okluğumu bağladım belim; El’im (Devletim ve Milletim ) Ben 39 yaşımda öldüm. Hanım El’ime sizlerime ne çare doyamadım”1 diyen Alp Urungu, ben Kürt ilinin hanı derken bile Türkçe seslenmektedir. Yine ünlü Macar Türkolog L. Rasonyi; Doğu Avrupa’da Türkler isimli eserinin 56 ve 57nci sayfalarında, “Macar kabileleri arasında Kürt yani kar yığını Lavinal isimli bir kabile yaşamıştır. Şimdi de Macaristan’da birçok yer isimleri Kürt adını taşıyorlar ve hakikaten VII. asır sonunda Yenisey Kitabeleri’nde Altay ve Sayan dağları arasında yaşayan Kürt isimli bir Türk kabilesi kaydedilmiştir.” demektedir.2 Diğer yandan Afganistan Türkleri üzerine incelemeler yapan Gunnar Jarring, birçok yerde Kürt olarak geçen MUKRİLER’in GÖKLEN TÜRKLERİ’nden geldiğini kaydetmektedir.  Ayrıca, Hive Hanı Ebul Gazi Bahadır Han tarafından 1661 yılında yazılan Secere-i Terakime (Türk’ün Şeceresi) adlı başyapıt niteliği taşıyan kitapta “Hazar Denizi doğusunda Ulu Balkan ve Küçük Balkan dağlık bölgesinde Er-Sarı Türkmenlerinin arasında Kürtler adlı bir boy olduğu” yazılmaktadır. Bu boyun 24 Oğuz boylarından iki boyun birleşerek “Khalaçlar” (Halaçlar) adı ile konup göçtüğünü biliyoruz. Bu Türklerin en yakın komşuları “Gur” adı verilen Türklerdi. Anadolu’ya yerleşen Gur Türklerinin Bingöl, Tunceli gibi vilayetlerimizde yerleştikleri de bilinmektedir. Desiman, Çarekli, Dumbeli, gibi adlar taşıyan bu Türk boyları Horasan’dan geldiklerinin bilincinde olup ZAZA genel adları ile anılmaktadırlar. Zaza Türkleri genelde Aleviliği benimsemiş olup ibadetlerini Türkçe olarak yapmaktadırlar. Bugün hala Türkistan’da Doğu Buhara’da “Kent-i Kürt” denilen bir köyde Karluk Türkleri yaşamaktadırlar. Timur çağında Afganistan’da bulunan Herat Çayı’nın sol yamacında

 1 Selahattin Çetiner, “Sorunlarıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu Gerçeği”, TSK Mehmetçik Vakfı Yayınları, Ankara, 2003, s.48, 49. 

2 Suat İlhan, Türk Olmak Zordur, Alfa Yayınları, 2.Baskı, Şubat 2010, s.433

“Kürt Konağı” adlı çok ünlü bir yayla vardır. Nitekim bugün Afganistan, İran, Horasan ve Türkistan’da Türklerin yaşadıkları ve adı Kürt olan köy ve yayla isimleri vardır. Bu yerlerin halkı halen Türkçe konuşmaktadır. Harzem Devleti içinde yaşayan Balasaklar Kürt olarak adlandırılmışlardır. Arap kaynakları ise bu Balasak’ların Türkçe konuştuğunu kaydetmektedir. Ayırma ve nifak girişimleri öyle noktalara gelmiştir ki, bugün Selahaddin Eyyübi’nin maksatlı olarak Türk olmadığını iddia eden yabancı kaynaklar mevcuttur. Bu kaynakların yüzüne tokat gibi çarpılacak olan gerçek ise şudur: Selahaddin Eyyübi’nin kardeşlerinin adları; Tuğrul Tekin, Tuğ Tekin ve Turan Şah’tır. Eniştesinin adı Gök Börü yani Bozkurt’tur ve bir yeğeninin adı ise Karakuş’tur. Akrabaları ve kardeşleri eski Türk isimleri taşıyan Selahaddin’in sarayında Türkçe konuşuluyordu. Devletin dile de Türkçeydi. Selahaddin’in sarayında da mehter vardı ve Türk geleneklerine göre nevbet vurulur ve büyük saygı görürdü. Eyyübi hanedanının bir Türk hanedanı olduğunun en açık delillerinden birisi de, devrin şairlerinden İbn Şemaül Mülk’ün, Halep’in Selahaddin tarafından fethedilmesinin ardından yazdığı methiyedir. Bu methiyede şair aynen şöyle demektedir: “Arap milleti, Türklerin devletiyle yüceldi. Ehl-i Salip (Haçlı) davası Eyyüb’ün oğlu tarafından perişan edildi.” Be hey gafiller sizler güneşi balçıkla sıvayabileceğinizi mi sanıyorsunuz? 

Kürtlerin tarihi ve meşeleriyle ilgili Bitlis Beyi Şerefhan tarafından yazılan önemli bir eser daha vardır. Bu eserin adı Şerefname’dir. Şeref Han’ın annesi İran Safevi komutanlarından bir Türk olan Emir Han Muslu’nun kızıdır. Emirhan Bey ise Bayındır Türk oymağındandır. Şerefname adlı bu kitapta Şerefhan bütün Kürtlerin BOĞDUZ ile BECEN (BECENEK/PEÇENEK) adlı iki kişiden türediğini açıklamaktadır. Yine Şerefnamede Kürtlerin Türkistan’ın ulu kağanlarından OĞUZ HAN’a tabi olup onun soyundan geldikleri belirtilmektedir. KÜRT OĞUZNAMESİ olarak adlandırılan bu destandaki soy kütüğü ve bilgilerin DEDE KORKUT OĞUZNAMESİ’ndeki kütük ve bilgilerle uyuşması çok dikkat çekicidir. Ayrıca Şerefname adlı kitapta geçen bütün isimler Türkçedir. Eğer Kürtler Türklerden ayrı bir millet ise bu nasıl bir tesadüftür?

İyi ama bütün bu birlikteliklere rağmen bugünkü ayrılık ve gayrılık nasıl ortaya çıkmıştır? Veya Rus araştırmacılar Ermenilerle birlikte Türklere karşı kullanmak için neden özellikle Kürtleri seçmişlerdir? Elbette bunun da tarihi bir altyapısı vardır. Kısaca açıklayacak olursak. Osmanlı devrinde İran-Osmanlı-Safevi, ondan önce Akkoyunlu-Karakoyunlu çekişmesi, Timur’un Anadolu’da yaptığı katliamlar ve daha sonra devletin kötü yönetiminden dolayı ortaya çıkan Türkmen isyanları (Celali isyanları) yüzünden halkın büyük bir kısmı milli varlıklarını gizleyerek, savunulması, barınılması ve saklanılması kolay dağlık bölgelere çekilip sığınmışlar ve buralara yerleşmişlerdir. Bu kaçış maalesef ki, köy ve kasabalarda oturanları ayrı düşürmüş, aralarındaki milli birlik bağları yavaş yavaş zayıflamıştır. Bu zayıflama yeni bir didişme dönemini ortaya çıkarmıştır. Çünkü dağlık bölgelerde yaşayan bu kardeşlerimiz genellikle devlet egemenliğini ve bu egemenliğin unsurlarını kabul etmek istememişlerdir. Eski Van milletvekillerinden İbrahim Avras 1964 yılında basılan hatıralarında “Aslında Türk olup da lisanını değiştiren bu kütleye kötü bir şey yakıştırmak, günah ve suçtur, bendeniz Şemdinan Kaymakamı iken Gerdi aşireti Reisi OĞUZ Bey’e ‘Bu ad Türk adıdır, sana nereden gelmiş?’ diye sordum. Oğuz Bey de bana ‘Bendeniz 21’nci Oğuz’um, bizdeki töreye göre, baba kendi evladına kendi babasının ismini verir ve böylece devam eder’ diye cevap verdi” demekte ve şöyle devam etmektedir “Maalesef Oğuz kabilesinden Oğuz Bey ise bir kelime Türkçe bilmiyordu, amcası Kılıç Bey ve Koç Bey kabilesinin reisi Mehmet Emin Bey de öyle idi.” İşte bunun adı Türk asimilasyonudur. Ne yazık ki, Türklerin Kürtleşmesi süreci günümüzde dahi devam etmektedir. XIX. Yüzyıl başlarından beri hortlatılarak tekrar canlandırılmaya çalışılan “Kürtlük ideolojisi”: birtakım aşiret ve oymaklara “Kürt” oldukları propagandası yapılarak onlara Türk’ten ayrı bir ırk oldukları fikrinin aşılanarak Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarında bağımsız bir Kürdistan Devleti kurdurulması esasına dayanmaktadır. Tabi ki, kurulmak istenen Kürdistan’ın emperyalist ABD, İngiltere, İsrail ve Rusya gibi devletlere hizmet edeceği çok açıktır.

Türkler ve asimilasyon konusu işlenirken bahsetmeden geçemeyeceğimiz önemli bir konu daha vardır. O da, asimile olmuş olanların yaptığı asimilasyon ya da “asimilasyonun asimilasyonu” diyebileceğimiz Kürtleşen Türkler konusudur. Aslında ayağı yere basan ve tarihi saptırmayan birçok tarihçi Kürtlerin Turanî kökenli olduğu ve Türklerle aynı soydan

geldiği konusunda ittifak etmektedirler. Burada ilginç olan gelişme; kendisi zaten bir dereceye kadar asimilasyona uğramış olan bir topluluğun kendi soydaşlarını da asimile ediyor olmasıdır. “Komünist Kürtçülerin sürekli olarak, Kürtler Türk değildir diyerek Türk milletinden kopartmaya çalıştıkları doğulu kardeşlerimiz; Orta Asya’dan gelen, özbeöz Oğuz Türkmenleridirler.”3 

“Yavuz Sultan Selim devrinden önce yazılmış tarih ve haritalarda; doğu illerimizin yukarı kısımlarına ‘Orarto’ denilmekte iken, Yavuz’dan sonra yazılan tarihlerde bu Türk yurduna Kürdistan, buradaki Türk Halkına da Kürt diye aslı astarı olmayan bu hayali adlar takılmıştı. Yavuz Sultan Selim doğu seferinden Anadolu’ya dönerken Babakürdileri (Babakürdiler Halti-Lohorto Türk aşiretlerinin bir diğer adı ) takviye etmek için, onları Şah İsmail’e ve Şiiliğe karışı koyacak bir üstünlüğe çıkarmak için, İç Anadolu’dan birçok Türk aşiretlerini kaldırıp doğu illerimize göndermişti. Bu yakın çağ Türk aşiretleri doğu illerine yerleştikten sonra Babakürdilerle kaynaşıp öz Türkçe dillerini ve milli varlıklarını aşiret ve Kürdistan unvanına feda edip Kormançolar adını almışlardır. Kormançolar yukarıda açıklandığı gibi, Çaldıran Zaferi’nden sonra İç Anadolu’dan kaldırılıp doğu illerimize gönderilen Türk ve Türkmen aşiretleridir. Doğu Türklerimizin ecdatları olan Halti-Lohorto Türkleri’nin, Asuriler çağında Türk dili ile konuştuklarını, 20. asrın bilginleri ispat etmişlerdir. Kormanço şubesine mensup aşiretlerin bugün konuştukları dilin %60’ı eski Asya ve İç Anadolu Türkçesidir. Bu dilin %40’ı Acem ve Arapçadır. Zazacaya gelince; bu dilin de %50’si Acemce, %40’ı eski Türkçe ve %10’u Arapçadır.

Hiçbir millet, bu dağlı Türk kardeşlerimiz kadar milli birliğin ana duygularından ayrılmak akıbetine bu kadar uğramamıştır. Araplar; Arabice, Acemce; Farisice ve her millet kendi dilince konuşmakta iken, nasıl olmuş da dünyanın en asil ve ulu soylu bir milleti olan Türk Milleti, yabancı dillerle konuşmaya tenezzül etmiştir?”4 Tabii ki, bu acı ve ibret verici sonuç,  Türk’ün karakterinin asimilasyona karşı zayıflığının bir sonucudur. Ancak, bu yüreğimizi yakan acı sonuçlar, durup dururken de ortaya çıkmamıştır. Macit GÜRBÜZ ‘Kürtleşen Türkler’ isimli kitabında; daha önce de değindiğimiz gibi, Rusların kurdukları Kürt enstitülerinde Türk halkını Kürtleştirmek ve bölebilmek amacıyla çalışmalar yaptıklarını, Amerikalıların 1960 yılında ABD büyükelçiliğinde bir albay başkanlığında 18 kişiden oluşan bir Kürt İşleri Bürosu kurduğunu, doğu illerimizde görev alan Amerikan barış gönüllülerinin Kürtçe bildiklerini, bu gönüllülere Paris’te Kürtçe öğretildiğini, bölge hakkında geniş bilgiler verildiğini ve 1969 yılı itibariyle 69 ilimizde toplam 232 barış gönüllüsünün bulunduğunu anlatmaktadır. Geç de olsa idrak etmemiz gereken esas olgu o yıllarda o bölgemizde süren bir savaş olmadığına göre, barış gönüllülerinin aslında bugün yaşadığımız (bir tür) savaşın, ya da bölücülük hareketinin başlatılmasını sağlayan savaş gönüllüleri olduğudur. İşin en ilginç yanı da iş işten geçtikten sonra bile bu olayın kısmen anlaşılabilmiş olmasıdır.

Kürtlerin Türklüğü konusunda daha verilebilecek yüzlerce örnek bulunmaktadır. Ancak biz konuyu dağıtmadan vereceğimiz birkaç çarpıcı ve kısa örnekle bitirmek istiyoruz. Evliya Çelebi seyahatnamesinde Bingöl’ü anlatırken “Burada yaşayan Türkmen aşiretlerinin adını yazsak kitap olur” demektedir. En büyük Türk düşmanlarından olan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük miktarda toprak kaybında ve Ağrı İsyanında birinci derece rol alan ünlü İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence de 1. Dünya Savaşı sırasında “Araplar, Türkler ve Acemler arasındaki kaynaşmanın, Türk harsının üstün tecellisiyle neticelendiği saha, bizlerin yanlış ve haksız bir iddia ile Kürdistan dediğimiz sahadır” diyerek işin aslını ortaya koymuş, Kürdofillere belki de en güzel ve en tarihi cevabı vermiştir. Kendisi de bir Zaza Türkü olan Ziya Gökalp, 1922 yılında Diyarbakır’da çıkarttığı ‘Küçük Mecmua’ adlı dergisinde

   3 Cemal Anadol, Tarihe Hükmeden Millet Türkler, s.241 4 M.Şerif Fırat , Doğu İlleri ve Varto Tarihi, s.4,13,14,17 

sonuç olarak “Her yerde Kürt’ü aradım, araştırdım. Karşıma hep Türk çıktı. Gördüm ki Türk ve Kürt aynı soyun iki adıdır”5 demiştir. 

“Kürtler ile Türkler arasında pek çok nedenden ötürü bir uçurum yoktur: Bu iki ulus binlerce yıldır bir arada yaşamaktadır. Kürtlerin gönderme yapabilecekleri bir tarihleri, devletleri ya da tamamen Kürt unsurlardan oluşan bir kültürleri yoktur. Kürt boylarından bazıları bir biçimde Kürtleşmiş eski Türkmen topluluklarıdır. Kürtler ve Türkler Kurtuluş Savaşı’nda birlikte savaşmışlardır ve Cumhuriyet’in yönetim kadrolarında en üst görevlere kadar çıkmışlardır.” 6 Fakat bu ortak paydalara ve birlikte yaşama kültürüne rağmen, asimilasyonun doğu ve güneydoğudaki ayağının daha iyi anlaşılabilmesi için köşe yazarı Lütfü ‘TÜRKKAN’ın ‘Doğuda Asimilasyon Devam Ediyor’ adlı köşe yazısının bir bölümüne yer vermeyi uygun görüyoruz. Lütfü TÜRKAN yazısında; “Doğu ve Güneydoğu’da asimilasyon süreci 400 yıldır devam ediyor. İnsanlar, dillerini, kültürlerini, adetlerini unutmuşlar. Demografik yapı, geçen bu 400 yıl içinde, hep bir tarafın lehine gelişmiş. Farklılıklar ortadan kaldırılıp, şimdiki mevcut duruma ulaşılıncaya kadar devem etmiş bu asimilasyon.

Dün Ankara’da Urfa İli ile ilgili bir rapor geçti elime. 1600’lü yıllarda Urfa’da bulunan aşiretlerin içinde 630 tanesi Türkmen Aşireti, 128 tanesi Kürt Aşireti. 8 tane de Arap Aşireti var aralarında. Peki, şimdi kalan aşiretlerden kaçı Türk, bu aşiretlerin? 1600’lü yıllarda var olan Arap aşiretlerinin sayısı kadar mevcut mudur? - Sanmıyorum. Ya 93 Harbinden sonra Doğu ve Güneydoğu’da iskân edilen Balkan Göçmenleri’ne ne oldu? Tamamı Batı’ya mı göç ettiler tekrar? Balkanlar konusundaki araştırmaları ile ünlü Tarihçi-Yazar Yıldırım AĞANOĞLU’nun ‘Göç’ adlı eserinde, Osmanlı-Avusturya Savaşı’ndan başlayarak, Balkan Harbi sonrasında da devam eden göçler esnasında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yüz binlerce Balkan Göçmeni iskân edilmiş.  Dikkatimi çeken bir şey olmuştu. Sadece Bitlis’e, 1200 aile iskân edilmiş o süreçte. Bitlis’te Hizan Şıh’ı, Gavs Hazretleri’nin torunu, Eski Devlet Bakanı Edip Safder Gaydalı’ya sormuştum birlikte yaptığımız Bitlis ziyaretlerinin birinde “- Nerelere yerleştiler, nerededir bu Balkan Göçmenleri?” diye. Cevabı çok açık ve yalındı. “- Hiç kimse kalmadı onlardan. Zira hepsi de Kürt oldular.” Yani diyor ki Gaydalı, Kürtleştirildiler onlar. Bu, Urfa’da ve Doğu’daki Türkmen Aşiretleri için de, o bölgeye iskân edilen Balkan Göçmenleri için de geçerli. Yani asimilasyon gerçeği gün gibi ortada. Asimilasyona uğrayıp Kürtleştirilen Türker var. Toplumda koparılan yaygaranın aksine, Kürtçülerin bağırıp çağırmalarının aksine, asimilasyona uğrayan Kürtler değil, Türkler. Gerçekten uğramamış olsalardı Türkler asimilasyona, bölgedeki demografik yapının, bugünün tam aksine bir durum seyredeceğini söylemek yanlış olmaz. Eski Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu’na sorun bakın, bugün kendisini Kürtçü Politikalara adayan, kökleri Türk olan ama asimile edilerek Kürtleştirilen kaç siyasetçi var?7 Demek suretiyle, Türk halkı tarafından pek de bilinmeyen tarihi gerçekleri araştırmacı bir üslupla ortaya koymuştur. 

Yeri gelmişken, Türk edebiyatının en önde gelen güçlü kalemlerinden biri olan Yaşar Kemal’in konuyla ilgili tespitleri de ilginçtir. Bakın Yaşar Kemal; Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde 1996'da yayınlanan bir makalesinde neler söylüyor: "Diyarbakır Ovası’nı dolaşırken tuhaf bir olayla karşılaştım: Diyarbakır''ın Köprü Köyünde bir öğretmenle tanıştım. Öğretmen 1920''lerde Balkanlardan göç etmiş, Köprü Köyünü kurmuş köyünün öğretmeniydi. Çok güzel Kürtçe konuşuyordu. Kürt müsün? Diye sordum, ‘Yok göçmenim’ dedi, Köye girdik hep Kürtçe konuşuyorlardı. Türkçe biliyorlardı da yarım yamalak.” ...“1865 Kozanoğlu başkaldırısında, yenilgiden sonra Türkmenler dediklerine göre binlerce çadır Diyarbakır'a

  5 Macit Gürbüz, Kürtleşen Türkler, s.30,31,283 6 Jean Paul Roux, a.g.e., s.458,459 7 Köşe yazarı Lütfü Türkkan’ın www.internethaber.com’da 25 Mart 2010 tarihine yayımlanan köşe yazısı 

sürülmüşlerdi. Nerde bunlar? Diye öğretmene sordum, ‘Var dedi istersen gidelim, bunlar sekiz köy hiç Kürtçe bilmezler’. Öğretmenle birlikte Büyük Kadıköy''üne gittik. Gerçekten büyük bir köydü. Köylüler başımıza biriktiler. Bunlar Avşar Türkmenleriydi. Ağızları da tıpkı bizim Toroslar''ın Avşarlar''ının ağızlarıydı. Sekiz köydüler, Kürtçe bilip bilmediklerini sordum, bilmiyorlardı. Başkaldırıdan sonra binlerce Avşar sürülmüştü Diyarbakır''a.” ...“Bize Çukurova'da söylediklerine göre otuz bin çadır gönderilmişti buralara. Haydi, on bin çadır olsun, en aşağı yirmi köy eder, ötekiler nerede? Bir yaşlı adam , ‘onların hepsi Kürt oldu’ dedi. Siz niçin olmadınız diye sordum? ‘Bizler aleviyiz’ dedi yaşlı adam. Ne var bunda dedim, Şu var ki, dedi yaşlı adam ‘biz Sünni Kürtlerden kız alıp vermeyiz. Öteki Kürt olan Avşarların hepsi Sünni’ydi. Kürtlerden kız alıp verdiler, şimdi sorarsan hiçbirisi Avşar olduğunu söyleyemez, Türkçe''de bilmezler’. Bize söylediklerine göre Sünni Avşarlar büyük çoğunlukmuş, belki bizim on mislimiz kadar dediler. Ve sekiz Avşar köyünü öğretmenle dolaştık. Birkaç Avşar Ağıdı derledim oralardan. Tıpkı Toros Avşarlarının ağıtlarıydı. Kürtleşmiş Avşarlar''dan da Kürtçe türküler derledim.” 8

Yaşar Kemal’in konuştuğu yaşlı adam, Alevi oldukları için asimile olmadıklarını söylemiş olsa da, burada iki tarihi gerçek daha vardır ki; özellikle Alevi Türklerin Kürtleştiğinin ayan beyan ispatıdır. Alevi Kürtlerin cem törenlerinde söyledikleri demeler, nefesler, dualar, kalıplaşmış sözler tamamen Türkçedir. Tören erkân ve usulü de Alevi Türklerinkinin aynısıdır. Türk olmasalar Türkçe tören niçin yapsınlar? Türk erkân ve usulünü niçin yaşatsınlar? İkinci gerçek ise; Bulgaristan’daki alevi Türklerin bütünüyle Türkçe konuşmasına karşılık onlarla aynı adları taşıyan aşiretlerin Türkiye’de Kürtçe konuşmaları. Bu gerçek üzerinde birçok araştırma yapılmıştır. M. RİŞVANOĞLU’nun Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm adlı eseri gibi.9 Ayrıca bu konuyu merak edenlere M.Şerif FIRAT’ın “Doğu İlleri ve Varto Tarihi”, Macit GÜRBÜZ’ün “Kürtleşen Türkler”, Ömer ÖZÜYILMAZ’ın “Gurmanc ve Kürtlerin Kökeni”, Cemal ŞENER’in “Alevilerin Etnik Kimliği”, Ali Rıza ÖZDEMİR’in “Kayıp Türkler (Kürtleşen Türkmen Aşiretleri)” ve Yusuf HALAÇOĞLU’nun “Anadolu’da Aşiretler, Cemaatler, Oymaklar (1453-1650)” adlı araştırma kitaplarını okumalarını tavsiye ediyorum.

 Türkler; tarih sahnesinde yerlerini aldıkları günden bu yana sürekli asimilasyona uğrayarak önemli oranda kaybolmuşlardır. Bu kayboluş sürecinin içerisinde Kürtleşme olgusu da vardır. Türk ve Kürt Atatürk’ümüzün de dediği gibi aynı milletin evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır. Ayrılıklar, gayrılıklar, düşmanlıklar, kan ve kin sadece büyük Türk milleti dairesi içinde yer alan bizlere zarar verecek, emperyalistleri de güçlendirecektir. Bu büyük tuzağı boşa çıkarmak Türk ve Kürtlerin elindedir. Son söz olarak, Kürt kardeşlerimizden hak aramak bahanesiyle eline silah alıp dağa çıkmış olanlara benim tavsiyem; neyin hakkını aradıklarını ve Mehmetçiğe kurşun sıkarken yukarıdaki bilgilerin ışığında aslında kime kurşun sıktıklarını bir kez daha düşünmeleridir…10

“Ben Türklüğe yol gösteren kurdum, Kanımla, töremle Türk oğlu Türk’üm, Bana Kürt deniyorsa biliniz, Yalnız Oğuz boyundan Kürdüm. Orhun yazılarına şöyle bir bak. Türk “Türük” diye yazılı, Türk’ü sağdan okursan Kürt okunur, İşte büyük gerçek:   


24 Haziran 2015 Çarşamba 10:40
Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.